oyun73
  fen bigileri 2
 
OYUN73'E HOŞ GELDİNİZ

SİSTEMİNDEKİ MÜKEMMEL TASARIM

 
Gülme, koşma, yürüme, oturma, kalkma, ayakta durma, yatma, yazı yazma… Her insan bütün bu hareketleri kemikleri

AKCİĞERDEKİ AMORTİSÖR SİSTEMİ


Dış etkilere karşı göğüs kafesinin varlığı, dışarıdan gelebilecek tozlara karşı nefes borusunda bulunan tüycükler, havanın ısısını ayarlayan ve mikroplarla savaşan burun mukozası, yüzey geriliminin ortadan kalkması için sürfaktan maddesinin üretilmesi ve daha pek çok ayrıntı… Akciğerlerin güvenliği için vücutta alınmış sistemler sadece bu kadar değildir. Akciğer yüzeyinin diğer organlarla sürtünmesini engellemek için farklı bir korunma mekanizması daha vardır.

Dış yüzeyi bir zar tabakasıyla (plevra) kaplı olan akciğer, soluk alıp-verirken en ufak bir zararla dahi karşılaşmaz. Her bir akciğeri ayrı ayrı bir torba gibi saran plevra, yine göğüs duvarını ve diyaframın iç yüzeyini kaplayan başka bir zarla temas halindedir ve araları kaygan bir sıvıyla kaplıdır. Böylece soluk alıp verirken hiçbir şekilde akciğerin dış yüzeyi başka organlarla temas edip sürtünmeden dolayı zarar görmez.

Bundan başka akciğeri kaplayan zarla göğüs duvarını saran zar arasındaki negatif basınç, akciğerin göğüs kafesine vakumla yapışmasına neden olur. Bu sayede akciğer adeta havada asılı durur ve kendi ağırlığı altında ezilmez. Akciğerdeki vakumlu ortamın herhangi bir nedenle -örneğin bir trafik kazasında, göğüs duvarına batan sivri bir cisimle- bozulması durumunda akciğerler bir balon gibi söner ve insan hayatını kaybeder. Bu sistem de akciğerdeki müthiş tasarımın bir başka göstergesidir.

Otomatik Solunum Denetimi

Solunum işleminin sıklığı ve derinliği, içinde bulunulan ortama göre değişiklik gösterir. Örneğin koşan ya da merdiven çıkan bir insan, oturan bir insana göre daha sık ve hızlı nefes alıp verir. Çünkü hareket halindeyken vücut hücreleri daha çok güç ve enerji harcar. Bu yüzden trilyonlarca hücre normalden daha fazla oksijene ihtiyaç duyar. Oksijen ihtiyacının artmasının yanısıra hücrelerin ürettikleri fazla karbondioksitin de vücuttan derhal atılması gerekir. Eğer artan oksijen talebi karşılanmazsa bütün vücut hücreleri bu durumdan zarar görecektir. Beyin, kalp gibi oksijensizliğe tahammülü çok az olan bölgelerdeki hücreler ise çok kısa zamanda tüm canlılıklarını kaybedeceklerdir.

Daha çok oksijenin sağlanması ve normalden fazla karbondioksitin uzaklaştırılması için tek çare solunumu hızlandırmaktır. Solunumu hızlandırmak için tek yol da akciğerlerin daha hızlı çalışmasını sağlamaktır. Bu durumda özel bir sistemin devreye girip acilen akciğerin çalışmasını hızlandırması gerekir. Solunum sistemi bu gibi ani ihtiyaçlar karşısında devreye girecek mucizevi bir sisteme daha sahiptir.

Soluk alıp verme işlemi, omurilik ve beyindeki merkezlerle kontrol edilir. Diyafram ve kaburga kaslarına giden sinirler, bu yapıların düzenli olarak 4-5 saniyede bir kasılmasını sağlar. Eğer sinirler kesilirse soluk alış-verişi de durur.

Solunumu etkileyen bir diğer faktör de kandaki CO2 miktarıdır. Metabolizmanın hızlı çalıştığı durumlarda kanda karbondioksit miktarı da artar. Bunun sonucunda kanın asitliği yükselir ve dolayısıyla kan pH'ı düşmüş olur. Bu durum sinir sistemindeki solunum merkezini etkiler. Bu merkezler, sinirler aracılığıyla diyafram ve göğüs kafesini uyarır, soluk alış verişi hızlanır. Hızla oksijen alınır, karbondioksit atılır. Böylece kandaki karbondioksit miktarı normal seviyeye düşürülerek kanın pH'ı düzenlenmiş olur.

Solunumun gereğinden fazla artması durumunda ise beyin sapı devreye girerek gerekli ayarlamaları yapar. Beyin sapı haricinde akciğerlerin dış yüzeyinde bulunan ve basınca karşı hassas algılayıcılar, akciğerin gereğinden fazla gerilmesi durumunda beyin sapına solunum derinliğinin azaltılması için gerekli olan emirleri gönderirler.

Görüldüğü gibi bu sistem birbirine her yönden bağlıdır. Dolayısıyla sinir sistemi de, solunum merkezi de, diyafram ve diğer parçalar da aynı anda ortaya çıkmak zorunda olan bir bütünün parçalarıdır. Bu nedenle vücudunuzdaki otomatik solunum denetiminin yapılabilmesi için bu sistemin bütün parçaları eksiksiz olarak birarada olmak zorundadır. Yani hepsinin aynı anda ortaya çıkması gerekmektedir.

Evrim teorisine göre, akciğerdeki bu detayların hiçbiri ilk başta mevcut değildi ve tüm bu kusursuz özellikler zaman içinde gelişen tesadüfler neticesinde oluşmuştu. Ancak böyle bir iddiayı kabul etmek mümkün değildir; böyle bir kabulün ne akla ne de bilime uygun bir kabul olmayacağı çok açıktır. Çünkü öncelikle bir insanın nefes alabilmesi için akciğerdeki -yukarıda detaylarıyla anlatılan- özelliklerin tümünün aynı anda ve ilk insandan itibaren var olması zorunludur. Örneğin kaburga kemiklerinin diğer vücut kemiklerinden farklı olarak esneklik özelliğinin olmadığı, alveollerin oluşmadığı, alveollerin etrafında sürfaktan maddesinin bulunmadığı ya da çevresinde koruyucu zarın bulunmadığı bir akciğer hiçbir işe yaramayacaktır. Evrimin tesadüf mekanizmasının vücuttaki herhangi bir organı meydana getirmesi, ona özellikler kazandırması kesinlikle mümkün değildir. On milyonlarca yıl, yüz milyonlarca yıl hatta trilyonlarca yıl beklense de bu kesin gerçek değişmeyecektir.

İnsan vücudundaki detayların tümü Allah'ın varlığının delillerindendir. Bu birbirine bağlı düzeni kuran, yaratmada hiçbir ortağı olmayan Allah'tır. Allah her türlü yaratmayı bilen, üstün güç sahibi olandır.

Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten, güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)

YAPTIĞINIZ HER KONUŞMANIN, MUCİZEVİ BİR SİSTEM SAYESİNDE GERÇEKLEŞTİĞİNİ HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

Birşeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir.

İlk önce, akciğerleriniz "sıcak hava" sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir.

Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri denen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller biraraya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir.

Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz gerçekleşmesi gerekir. Bu olağanüstü işlemler, akıl almaz bir hız içinde ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

Bu kompleks sistem, evrim teorisinin açıklayamadığı eşsiz tasarım örneklerinden biridir. Bu sistemin ortaya çıkışı evrimin "tesadüf" iddiasıyla asla açıklanamaz. Aksine bu sistem vücudumuzun üstün kudret sahibi bir Yaratıcı, yani Allah tarafından yaratıldığını ve bize bir nimet olarak verildiğini bir kez daha ortaya koyar.

Aklınıza gelen düşünceleri Allah'ın sizin için yarattığı bu kusursuz sistem sayesinde dile getirebildiğinizi sakın unutmayın. Allah'ın yüceliğini, büyüklüğünü anlatarak bu nimeti hayır getirecek şekilde kullanın

İÇİMİZDEKİ KLİMA: SOLUNUM SİSTEMİ


En küçüğünden en büyüğüne kadar vücuttaki milyarlarca işlem oksijen sayesinde elde edilen enerji ile gerçekleşir. İhtiyaç duyduğumuz oksijeni vücudumuza sağlayan solunum sistemimizdir.

Nefes alıp verme işlemi otomatik olarak gerçekleşir. İnsan bu hayati önemdeki işlem yerine getirilirken hiçbir emek sarf etmez, bir karar vermez ve hiçbir müdahalede bulunamaz. Doğduğu andan itibaren bu mucizevi sistem faaliyete geçer ve hiç aksama olmadan çalışır. Yeni doğan her bebekte -o farkında dahi olmadan- ömür boyunca hiç durmadan çalışacak olan solunum makinesinin düğmesine basılmış olur.

Solunum, yalnızca nefes almak değildir. Havadaki oksijen kullanılarak vücutta enerji ortaya çıkarmak için yapılan işlemler zincirinin tümüne verilen addır. İlerleyen bölümlerde solunum işleminin nasıl gerçekleştiği konusuyla birlikte solunum sistemini oluşturan parçaların genel yapısı da ele alınacaktır.

 

Bebekler anne karnında iken göbek kordonu vasıtasıyla annelerinden hazır olarak aldıkları oksijenle beslenirler. O dönemdeki vücut yapıları akciğerlerini kullanmadan solunum yapabilecek şekilde yaratılmıştır. Ancak zaman içinde diğer organlarla birlikte akciğerleri de büyür. Anne karnında bir sıvının içinde yüzen ve nefes almayan bebek dışarı çıktığı andan itibaren nefes almaya ve akciğerlerini kullanmaya başlar. Bebek için daha doğmadan gereken tüm hazırlıklar yapılmıştır. Dış dünyada ihtiyacı olacak her türlü organ anne karnındayken onun için tasarlanmıştır. İnsanı yaratan Allah'tır. Bu hayati geçiş insan vücudunda Allah tarafından yaratılmış olan mükemmel sistem sayesinde problemsiz gerçekleşmektedir.

KANIN HAYATİ PARÇASI: PLAZMA


Kan hücrelerinin (alyuvarlar, akyuvarlar) içinde yüzdükleri sıvının ismi kan plazmasıdır. Kan plazması da basit bir sıvı değil, içinde birçok özel madde bulunan özel bir karışımdır. Plazma, %90-92 oranında su, %6-8 oranında protein, ayrıca eriyik halinde tuz, glikoz, yağ ve aminoasit, karbondioksit, azotlu atık ve hormonlar içeren sarımsı bir sıvıdır.

Plazma yediğiniz yiyeceklerden elde edilen besinleri vücudun içine dağıtır. Hücrelerin ürettikleri artık maddeleri de bedenden uzaklaştırmak için ilgili organlara iletir. Eğer plazmanın bu taşıma-nakliye görevi olmasa, yenilen besinler hiçbir işe yaramaz, dokulara besin ulaşamaz, üretilen artık maddeler uzaklaştırılamadığı için vücut hemen zehirlenirdi.

Plazmanın diğer başlıca görevleri;

- kan basıncının belirli bir düzeyde tutulmasını sağlamak,

- vücutta ısının eşit olarak dağılmasına yardımcı olmak,

- kan ile diğer dokuların asitliğini belirli bir düzeyde tutmaktır.

Plazma proteinlerinin her birinin farklı fonksiyonları vardır. Bu proteinlerin üç ana çeşidi; albumin, fibrinojen ve globülinlerdir.

Albumin, sayıca en fazla olan plazma proteinidir. Vücutta bir anlamda taşıyıcı görevi görür. Albuminin en önemli görevi ise kılcal damarlardan çevre dokulara aşırı sıvı geçişini önlemektir.13 Bu görevin önemini anlamak için besinlerin vücutta nasıl bir yol izlediklerine göz atmakta fayda vardır. Besin maddelerinin atardamarlardan gereken dokulara ulaşabilmeleri için öncelikle doku duvarını aşmaları gereklidir. Besin duvarı, çok küçük gözeneklere sahiptir. Buna rağmen hiçbir madde kendiliğinden bu duvardan geçemez. Bu geçişte etkili olan faktör kan basıncıdır. Tıpkı bir elekte olduğu gibi kanın sıvı kısmı ve en küçük moleküller basınçla duvardan geçerler. Eğer böyle bir engel olmasaydı ve bu maddeler dokulara aşırı miktarda ulaşabilseydi, vücutta ödem oluşurdu. İşte albumin, kandaki yüksek yoğunluğu nedeniyle suyu, bir süngerin yaptığı gibi emer ve bu tehlikeyi önlemiş olur. Bu sistem şöyle çalışır: Su ve erimiş haldeki maddelerin çoğu kılcal damar duvarından rahatlıkla geçebilirler. Ancak proteinler için bu geçiş mümkün değildir. Bu yüzden damar içinde kalan albumin gibi proteinler geçiş yerinde bir basınç oluşturur ve sıvının dışarı çıkmasını önlerler. Albumin; kolestrol gibi yağları, hormonları ve bir safra kesesi maddesi olan zehirli sarı bilirubini kendisine bağlayarak tutar. Ayrıca civa, penisilin ve diğer bazı ilaçları da tutar ve geçişlerine izin vermez. Bundan başka zehirleri karaciğerde bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise vücut içinde ihtiyaç duyulan yerlere götürür.14

Plazma kanın önemli bir bölümünü oluşturur. Plazmanın içinde bulunan gerek proteinler gerekse tuzlar, insan için hayati önemi olan işlemleri yerine getirirler. Örneğin kanın pıhtılaşması, zehirlerin vücuttan uzaklaştırılması, besin maddelerinin taşınması plazmadaki proteinlerin görevlerinden birkaçıdır. Plazma vücuttaki taşıma-nakliye görevini hiç aksamadan, karışıklık çıkmadan yerine getirir. Bütün insanların plazmalarında bu proteinler bulunur ve hepsi aynı görevleri yerine getirirler. Plazma sıvısını oluşturan proteinlere sahip oldukları aklı veren elbette ki herşeyin Rabbi olan Allah'tır.
PLAZMA %55
Öge
Temel Fonksiyonları
Su
Diğer maddeleri taşıma
Tuzlar (elektrolitler)
sodyum
potasyum
kalsiyum
magnezyum
klorür
bikarbonat
Ozmotik denge,
pH değişimini
önleme ve zar
geçirgenliğinin
düzenlenmesi
Plazma Proteinleri
albümin
fibronojen
globülinler
Ozmotik denge,
pH değişimini önleme,
kanın pıhtılaşması,
savunma ve lipid taşınması

Plazmada bulunan başka bir protein olan fibrinojen ise kanın pıhtılaşmasında önemli bir rol oynar. Kandaki diğer bir protein olan globülinlerden gamma olanlar, vücudun belirli bir enfeksiyonla uyarılması sonucunda oluşan koruyucu maddeler olan antikorlar gibi hizmet verirler.

Bunlar kanda bulunan proteinlerden sadece birkaç tanesidir. Bunlardan başka oksijen, azot ve karbondioksit gazları da plazmada erimiş halde bulunur. Kanda bulunan katı maddelerden olan glikoz ise oldukça önemli bir maddedir. Glikoz beynin yakıt maddesi olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle kandaki seviyesi hormonlarla sabit tutulur. Eğer kandaki glikoz miktarı belli bir oranın altına düşerse aşırı uyarılma, bayılma, kaslarda titreme ve bir müddet sonra komayla birlikte ölüm ortaya çıkar.

İnsan yaşamında son derece büyük öneme sahip olan kandaki bu maddelerin her biri özel bir tasarımın ürünüdür. Yaptıkları işler ve genel özellikleri düşünüldüğünde bu açıkça görülmektedir.

Görüldüğü gibi kandaki maddelerin tümü birbiriyle bağlantılı ilişkiler içindedir. Maddelerden tek bir tanesinin olması ya da normal şartlar altında olması gerekenden farklı özelliklerde ya da miktarda olması insan vücudu için ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bütün bunlar insan için hayati öneme sahip olan kanımızın bütün özellikleriyle birlikte Allah tarafından yaratılmış olduğunu göstermektedir.


13- Eldra Pearl Solomon, Introduction to Human Anatomy and Physiology, 1.st edition, W.B. Saunders Comp., Philadelphia, Pennsylvania, 1992, s.148
14- Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 1998,sf.66-67

YOLCULUK BAŞLIYOR…

Kalp-damar sisteminin ana amacı, vücuttaki hücrelere faaliyetleri için gerekli maddeleri ulaştırmak ve artık maddeleri hücrelerden uzaklaştırmaktır. Yetişkin bir insanın kalbi günde 9 bin litre kanı 100 bin kilometreye yakın uzunluktaki damar şebekesini kat edecek şekilde pompalar.


Kan, kalp sayesinde beyinden akciğerlere kadar bütün vücudu dolaşır.

Şimdi bir hücre büyüklüğünde olduğumuzu varsayalım ve kan hücreleriyle beraber dolaşım sisteminde bir yolculuğa çıkalım;

Başlangıç noktanız kalbin sol üst pompası yani sol kulakçık. İçinde bulunduğunuz bölme oksijence zengin temiz kanla dolu. Çevrenizde oksijen taşıyan milyonlarca alyuvar var. Hemen altınızda kalbin sağ karıncığına açılan kapalı bir kapak bulunuyor. Kapak yalnızca aşağı doğru açılabilen tek yönlü bir kapak.

Kulakçığın birden kasılmasıyla kapakçık aşağı doğru açılıyor. İçinde bulunduğunuz kan sıvısı kalbin alt tarafındaki bölmeye doluyor. Artık çok güçlü bir pompa olan sol karıncıktasınız. Üstünüzdeki kapak geldiğiniz yöne geri dönmenizi engellemek için kapanıyor.

Sol karıncık kanı vücudun en uzak noktalarına gönderebilecek kadar güçlü bir pompa. Bu pompanın çıkış noktasında da aort atardamarına açılan tek yönlü başka bir kapak var. Bu kapağın görevi de buradan pompalanan kanın kalbe geri dönmesini engellemek.

Derken sol karıncık da şiddetle kasılıyor ve bu kapak dışarı doğru açılıyor. İçinde bulunduğunuz kan büyük bir hızla vücuttaki en büyük atardamar olan aorta doğru pompalanıyor.

Aort damarının duvarlarına yaklaşınca çok ilginç bir yapıyla karşılaşıyorsunuz. Damarın iç yüzeyi cilalanmış gibi. Bu cilalı ve yağlı yüzey sürtünmeyi azaltıyor ve kanın kolaylıkla akıp gitmesini sağlıyor.

Bu noktada yolculuğumuza kısa bir ara vererek aortu ve atardamarları yakından inceleyelim.

En Güçlü Damar

Kalpten dokulara kan götüren damarlara atardamar, dokulardan kalbe kan getiren damarlara toplardamar denir. Atardamarlar genellikle vücudun dokularına gömülmüş olarak derinde bulunurlar. Ancak bazı yerlerde, örneğin el bileğinde, şakaklarda, boyunda ve ayak bileğinin dış yanında yüzeye yakındır. Bu bölgelerde, her kalp atımında kanın atardamarların duvarına basınçla vurarak geçişi hissedilebilir.

Damarın en iç yüzeyi, düzgün bir zemin oluşturmak için birbirine yapıştırılmış değişik biçimli kaldırım taşlarını andırır. Ancak burada kullanılan malzeme taş değil hücrelerdir.

Bu noktada dikkatimizi biraz toparlayalım. Hücreler canlı varlıklardır. Bir grup canlı hücre, adeta kaldırım taşlarının özenle döşenmesi gibi yan yana yerleştirilmiş ve ortaya pürüzsüz bir yüzey çıkmıştır. Bu yüzey 360 derece dönerek bir boru oluşturmuştur. Buna benzer milyonlarca boru birbirleriyle bir düzen içinde birleşerek damar sistemini oluşturmuştur.

Peki bu nasıl gerçekleşmiştir?

Öncelikle hücrelerin kaldırım taşları gibi yassı ve birbirleriyle birleşebilecek şekillere sahip olmaları gerekir. Milyarlarca hücreyi bu özel şekilde var eden güç nedir?

Daha sonra bu hücreler -daha anne karnındayken- kaldırım taşı gibi yanyana dizilmelidirler. Milyarlarca hücreyi pürüzsüz ve düzgün bir şekilde dizen kimdir?

Örülen duvarda tek bir hücre eksik kalsa, buradan dışarı kan sızacaktır. Bu duvarı eksiksiz ören kimdir?

Bu soruların cevabı elbette tesadüf olamaz.



Üstte embriyo hücrelerinin damarları oluşturma aşamaları görülmektedir. Anne karnındaki embriyonun hücreleri dağınık haldeler (1), hücreler biraraya gelip yan yana dizilmeye başlıyorlar (2, 3), hücreler sımsıkı bir duvar gibi birleşerek damarları oluşturuyorlar (4). Hücrelerin oluşturdukları bu duvar öylesine sağlamdır ki kan hiç dışarıya sızmaz. Embriyoyu oluşturan hücrelere birleşme emrini veren ve nasıl hareket edeceklerini onlara ilham eden elbette ki yüce Allah'tır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki söz konusu olan bir fabrikanın döküm kalıbından çıkan metal bir boru değildir. Söz konusu olan, canlı hücrelerin biraraya gelmeleri sonucunda oluşan canlı bir "boru"dur. Bu küçük canlılar ömürlerini niçin bir borunun parçası olmak için harcamaktadır? Onlara bu dizilimi, bu görevi veren kimdir?

Bu sorunun cevabı da tesadüf olamaz. Ancak evrimciler hiçbir zaman bu tip detayları düşünmezler. Daha doğrusu bu gerçekleri görmezden gelir, üzerinde düşünmek bile istemezler. Evrimciler damar dokularını anlatan ve içinde bol bol Latince terimlerin bulunduğu konuşmalar yapabilir, kitaplar yazabilirler. Ancak bu hücrelerin nasıl olup da bir düzen içinde biraraya geldikleri sorusunu hiçbir zaman cevaplayamazlar. Çünkü verecebilecekleri tek cevap tesadüftür.

Bu kadar geçersiz bir cevabın insanı nasıl küçük düşüreceğini bildikleri için, konuyu "evrimsel süreç içinde bu hücreler biraraya geldiler ve damarları oluşturdular" gibi aslında hiçbir mantığı bulunmayan cümlelerle geçiştirirler.

Eğer bu açıklamayı yapan evrimci toplum tarafından bilim adamı olarak tanınıyorsa, bilimsel literatüre yabancı olan insanlarda şöyle bir düşünce oluşabilir. Bu açıklamayı bir bilim adamı yapıyorsa mutlaka arkasında bilimsel bazı gerçeklerin olduğunu, ancak söz konusu bilim adamının insanlar anlamayacağı için konuyu geçiştirdiğini zannederler.

Ancak evrimcilerin damarların nasıl oluştuğu sorusuna verebilecekleri bir cevapları yoktur. Yalnızca bu değil buna benzer binlerce soruya verebilecekleri cevapları yoktur. Bu konulara girmekten kaçınır ve konuyu yuvarlak cümlelerle geçiştirirler.

Kısacası hiçbir evrimci insan vücudundaki damar ağının nasıl var olduğunu açıklayamaz. Bu konuyu çok kolay test edebilirsiniz. Herhangi bir evrimciye damar sisteminin ve damarın yapısının mükemmelliğini, hücrelerin nasıl bir uyum içinde dizildiklerini anlatın. Ardından bu yapının ilk defa nasıl ortaya çıktığı sorusunu sorun. Verebilecekleri tek cevap "tesadüfler sonucu" olacaktır.

Oysa bu sorunun tek doğru cevabı vardır; Damarları, damarların içindeki kanı, bu kanı pompalayan kalbi ve insan vücudundaki diğer milyonlarca sistemi var eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Damarlardaki Esneme Payı

Atardamarların yapılarındaki özel yaratılış yalnızca hücrelerin kusursuz dizilimlerinde görülmez. Bu hücrelerin oluşturdukları tabakanın hemen dışında kas yapılı bir başka tabaka vardır. Burada bulunan kas hücreleri son derece elastiktirler. Bu çok akılcı bir tasarım örneğidir. Elastik lifler kalp atışları sırasında oluşan kan basıncına karşı damarların dayanıklılığını artırır. Ayrıca damarlara kazandırdığı esneklikle, kanın damar içerisinde ilerlemesini sağlar.

Eğer kan yüksek basınçla, kalpten esnek olmayan bir damar sistemine pompalanmış olsaydı, hem kalbe büyük bir yük binecekti, hem de atardamarların içinde kan basıncı çok yüksek olacaktı. Bütün bu detaylar Allah'ın yaratmasındaki benzersizliğinin bir başka göstergesidir.

Yolculuk Devam Ediyor

Atardamarın yapısını inceledikten sonra yolculuğumuza geri dönelim. Aort atardamarını takip eden damarlar iki farklı yöne doğru uzanırlar. Yukarı doğru giden kan, beyin ve kolların, aşağı doğru giden kan, vücudun geri kalan bölümünün ihtiyacını karşılar. Yolculuğunuza vücudun alt tarafına doğru devam ettiğinizi varsayalım.

Bu yol üzerinde karaciğere, mideye, ince bağırsağa, kalın bağırsağa, böbreklere, ve bacaklara giden birçok sapak vardır. Yolda ilerledikçe içinde bulunduğunuz damarın birçok dallanmalar yaptığını ve gittikçe daraldığını görebilirsiniz. Bu sayısız dallanmalar vücudun derinliklerine kan götüren küçük sapaklardır. Bu sapaklardan birine girip ilerlediğinizde içinde bulunduğumuz damarın iyice inceldiğini fark edersiniz. Artık atardamarların değil kılcal damarların içindesiniz. (Kılcal damarların çapı 0.006 mm.dir)


Yukarıda büyütülmüş resmi görülen kılcal damarların vücutta kapladığı alanı şöyle bir benzetme ile zihinde daha iyi şekillendirmek mümkündür. Kılcal damarların tümü yüzeysel olarak düz bir alana yayılsa bu alan 6.000 m2'lik yer kaplardı. Soldaki resimde kalp, atardamar, toplardamar ve kılcal damarların birbirleriyle olan bağlantıları ve yapıları görülüyor.

Bir süre sonra damar o kadar daralır ki genişliği ancak tek bir alyuvar hücresinin zorlanarak geçebileceği kadar olur. Yolculuğun bu bölgelerinde etrafınızda bulunan hücrelerde hızlı bir alışverişin yapıldığını fark edersiniz. Alyuvar hücreleri uzun yolculuklarında taşıdıkları çok önemli kargolarını teslim etmeye başlarlar. Taşıdıkları oksijen molekülünü, oksijene ihtiyacı olan hücrelere verir ve hücrelerin ürettiği karbondioksiti alırlar. Aynı şekilde kanın taşıdığı besin molekülleri de bu bölgede ihtiyacı olan hücreler tarafından alınır. Bu, hücre için hayati bir alışveriştir. Artık dönüş zamanı da gelmiştir.

Oksijenlerini kaybeden alyuvarların rengi parlak kırmızından koyu kırmızıya döner. Yolda ilerledikçe damarlar tekrar genişlemeye başlar. Başka kılcal damarlardan gelen karbondioksit yüklü alyuvarlar da yolculuğa katılır ve kan hacmi artar. Artık kılcal damarlardan ayrılır ve yolunuza toplardamarlarda devam edersiniz.

VÜCUTTAKİ BİR BAŞKA TASARIM HARİKASI: TOPLARDAMAR


Kan, atardamarlarda kalbin pompalama basıncı sayesinde yol alır. Ancak kılcal damarlarda bu basıncın etkisi azalır. Toplardamara gelindiğinde ise artık kalbin pompalama gücü etkisini iyice kaybetmiştir.

Peki kan dönüş yolculuğunu nasıl tamamlayacaktır?

Kanda yaptığınız yolculuğu düşünelim ve içinde bulunduğunuz toplardamarın ayakta bulunduğunu varsayalım. Önünüzde kalbe dönene kadar oldukça uzun bir yol vardır. Bacaklar, karın ve göğüs bölümünü aşarak, uzun bir yolu yukarı doğru tırmanmalı ve bunu yaparken de sizi sürekli aşağı doğru çekecek yerçekimi kuvvetini yenmelisinizdir. Bunun için öyle bir sisteme ihtiyaç vardır ki, hergün binlerce litre sıvı aşağıdan yukarı (ayaklardan kalbe) doğru yol alabilmelidir.

Toplardamarlar vücut içinde özel bir planlama ile yerleştirilmiştir. Bu damar türünün çevresi iskelet kaslarıyla sarılmıştır. Toplardamarlar işte bu kasların enerjilerinden faydalanırlar. Örneğin her adım atışınızda kasılan bacak kaslarınız aynı anda kanı da yukarı doğru pompalar. İşte bu planlama sayesinde toplardamarların kendi pompalama sistemleri vardır.


Yandaki kesitte de görüldüğü gibi toplardamarlarda da çok detaylı bir tasarım vardır. Böylesine detaylı bir yapının tesadüfen ortaya çıkamayacağı akıl sahibi her insan için çok açık bir gerçektir.

Ayakla kalp arasındaki 1.5 metrelik yolculuğun sonuna yaklaşıldığında bir başka problemle karşılaşılır. Ana toplardamar vücudun orta yerine geldiğinde artık iskelet kaslarıyla kaplı değildir. Burada solunum kasları toplardamarlara destek olur. Akciğerin hemen altında yer alan ana toplardamar her nefes alışımızda sıkışır. Dolayısıyla genişleyen göğsün oluşturduğu negatif basınç kanın kalbe doğru dönmesini sağlar.


Toplardamarların kendilerine özgü bir pompalama sistemleri vardır. İskelet kasları kasılıp, toplardamarlara baskı yapınca, kasılan bölgedeki kapakçıklar açılmaya zorlanır ve kan kalbe doğru gider.

Ancak toplardamarlarda öyle bir özellik daha vardır ki bu, vücuttaki kusursuz tasarımın en güzel örneklerindendir. Toplardamarların içine birçok kapakçık yerleştirilmiştir. Bu kapakçıklar yalnızca kalbe doğru açılır. Böylece kan, yerçekiminin etkisiyle geriye doğru gidemez. Akım sadece kalbe doğru olur. Şimdi düşünelim.

Toplardamarın içine çok sayıda küçük kapakçık yerleştirilmiştir. Bu kapakçıkların her biri son derece özel bir tasarıma sahiplerdir. Her birinin -yine etten yapılmış- menteşeleri vardır ve bu menteşeler kapağın tek yöne doğru açılmasına izin verecek şekilde tasarlanmışlardır. Ortada gerçek bir mühendislik harikası vardır. Şimdi bu mükemmel sistemin nasıl inşa edildiğini düşünelim. Yeryüzünün en uzun boru hattının yapımında çalışan işçiler üç önemli görevi üstlenmişlerdir. Bu işçiler hem bir mühendis hem bir işçi hem de bir inşaat malzemesi olarak görev alırlar.

Bu boru inşaatının yapım planları ve projeleri hücrelerin çekirdeklerindeki bilgi bankalarında (DNA'larında) bulunmaktadır. Her hücre bu projeyi adeta bir mühendis gibi okur. Hücrenin bir inşaat projesini okuması ve yorumlaması şüphesiz büyük bir mucizedir. İnsanlar yıllarını akademik çalışmalara vermiş mühendislere, profesörlere karşı saygı ve hayranlık duyarken, kendi hücrelerinin çok daha karmaşık plan ve projeleri okuyabildiklerini, yorumlayabildiklerini ve uygulamaya koyabildiklerini bilmezler ya da görmezden gelirler.


Toplardamarlarda kan ilerlerken iskelet kaslarının hareketi.
1) Dinlenme hali.
2) Kaslar kasılıp, esneyerek toplardamarları sıkar ve kanı kalbe doğru gitmeye zorlar. Alttaki kapakçık geri akışı engeller.
3) Kaslar gevşer ve toplardamar yayılarak aşağıdaki kanla dolar. Üstteki kapakçık da geri akışı engeller.

Hücreler okudukları ve yorumladıkları plana göre boru inşaatının neresinde görev yapmaları gerektiğini bilirler. Ayrıca bu inşaatta çalışan milyarlarca hücre içinden hangileri ile biraraya gelmeleri gerektiğini de bilirler. Ait oldukları yeri buldukları anda ise bir işçi gibi çalışmaya başlar ve boru hattının kendilerine düşen parçasını inşa ederler. Ancak kullandıkları malzeme yabancı bir inşaat malzemesi değil kendileridir. Bu inşaatta çalışan her hücre ömrünün geri kalan kısmını boru hattının küçük bir parçası olmak uğruna feda eder.

İnşa edilen damarların iç yapılarında hiçbir çıkıntı ya da girintiye rastlanmaz. Adeta bir mermer ustasının döşediği ve cilaladığı mermer bir yüzey gibi damarların iç yüzeyleri cilalı ve pürüzsüzdür. Küçük bir farkla, bu yüzeylerin parke taşları mermer karolar değil canlı varlıklardır.

Söz konusu inşaat devam ederken bazı hücreler de okudukları plana göre farklı bir karar alırlar. Bu hücreler damarın içinde bir kapak oluşturmaya karar verirler. Binlerce hücre biraraya gelerek bir kapak oluşturur ve damarın iç yüzüne tutunurlar. Bazı hücreler de -yine her biri ait olmaları gereken yeri ellerindeki projeye göre tespit ederek- bu kapağın menteşesini oluştururlar. Söz konusu menteşenin tek yöne doğru açılmasını da yine hücrelerin projeyi yorumlayabilme ve inşa yetenekleri sayesinde gerçekleşir. Bu hücreler içinde bulundukları borudan bir sıvının akacağını, bu sıvının hangi yöne doğru akması gerektiğini, ve bu akımın devamlı olması için nasıl bir tedbirin alınması gerektiğini bilir ve buna göre hareket ederler.

Bu kapaktan birkaç milimetre ilerde yine aynı mucize gerçekleşir. Burada bulunan başka hücreler de yine benzer bir şuurla başka bir kapak yaparlar. Adeta bir önceki kapağı inşa eden hücrelerle sözleşmişlercesine aynı yöne doğru açılan bir kapak inşa ederler. Eğer bu kapaklardan bazılarını inşa eden hücreler farklı bir karar alsalar ve kapaklardan bazılarını ters yöne doğru açılabilecek şekilde inşa etselerdi, bu sefer kan, damarlarda akamaz ve insan yaşamını derhal yitirirdi. Ancak bu gerçekleşmez. Toplardamar boyunca var olan binlerce kapağın her biri ayrı ayrı birbirlerine uygun şekilde inşa edilirler.

Bu sistemin çok üstün bir yaratıcının eseri olduğu, hücrelerin yukarıda bahsettiğimiz akıl, şuur ve fedakarlık gösterisini ancak ve ancak kendilerini yaratan üstün güç sayesinde gerçekleştirdikleri tartışılmaz bir gerçektir. Hücrelerin çekirdeklerine yeryüzünün en uzun boru hattının ve vücuttaki binlerce diğer sistemin projelerini yerleştiren, hücrelere bu projeleri okuma, yorumlama ve buna göre inşaat yapma yeteneklerini veren alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8)

Kalbe Dönüş

Damarların içinde insan vücudu boyunca yaptığımız yolculuğumuza tekrar geri dönelim. Yukarda detaylı olarak üzerinde durduğumuz toplardamarlarda bulunan tek yönlü küçük kapakçıklar sayesinde kalbe doğru yol almaya devam ederiz. Yolculuğa başladıktan yaklaşık 40 saniye sonra da kalbe tekrar geri döneriz.

Kalbin sol üst odacığında başlayan yolculuğumuzun birinci bölümü, kalbin sağ üst odacığında son bulur. Parlak kırmızı bir kan içinde yola çıkmışken, koyu renkli bir kan denizi içinde yolculuğumuzun ilk kısmı biter. Artık başka bir yolculuğa çıkma zamanı gelmiştir. Karbondioksit yüklü kanın temizlenmesi gerekmektedir.

Sağ kulakçığın kasılmasıyla beraber kulakçığın altında bulunan kapak açılır ve içinde bulunduğumuz koyu kırmızı kan sağ karıncığa dolar. Ardından bu kapak kapanır ve kanın kulakçığa doğru geri dönmesi engellenmiş olur.

Sağ karıncığın içinde çok kısa bir süre kalırız. Sağ karıncığın kasılmasıyla başka bir kapak açılır ve kan akciğerlere doğru fırlatılır. Arkamızda kalan kapak, kalbe geri dönüşümüzü engelleyen son güvenlik sistemidir. Karbondioksit yüklü kanın içinde akciğerlere doğru hızla yol alırız.

Kalpten akciğerlere doğru olan yolculuk kısa sürelidir ve bu nedenle "küçük dolaşım" olarak adlandırılır. Akciğere varıldığında etrafımızdaki kan hücreleri taşıdıkları karbondioksiti verip -ki karbondioksitin taşınmasında da karmaşık birçok kimyasal işlem gerçekleşir- oksijen almaya başlarlar. Burada baş döndürücü hızda bir alışveriş gerçekleşmektedir.

Akciğer de her dakika 56.000.000.000.000.000.000.000 yani 56x1021 (56 septrilyon) oksijen atomu hücrelere ulaştırılır. Tek bir oksijen atomunun alyuvarlara geçişi için bile birçok mikro sistem birlikte çalışır. Her birim bir üst birime tam uyum gösterir ki bu da oksijen -karbondioksit alışverişinin tek bir saniye dahi aksamadan işlemesini sağlar.

Baş döndürücü bir hızda gerçekleşen bu alışveriş sonunda çevremizdeki alyuvarlar oksijenle yüklenir. Ardından bu hücrelerle birlikte, akciğer toplardamarı içinde kalbe doğru yol almaya başlarız. Sonunda yolculuğumuza başladığımız yere, sol kulakçığa ulaşırız. Oksijen yüklü temiz kan vücutta yeni bir tura hazırdır.

Akımı Kontrol Eden Bilgisayar

Dolaşım sisteminin çok ilginç ve önemli bir özelliği daha vardır. Dolaşım sistemi basit bir boru tesisatı gibi sıvıyı yalnızca iletmez. Gerekli durumlarda hangi organa ne kadar kan gitmesi gerektiğini de ayarlar.

Bu çok şaşırtıcı bir bilgidir. Bir boru sistemi, içinde akan sıvının öncelikli olarak hangi organa gitmesi gerektiğini belirlemekte ve gerekli ayarlamaları kendi üzerinde yapmaktadır. Kimi zaman daralarak kimi zaman genişleyerek kanın gitmesi gereken adresi değiştirebilmektedir.

Örnek olarak beynin kan ihtiyacını ele alabiliriz. Beyin, vücuttaki bütün işlemleri kontrol ettiğinden, sabit kan gereksinimi olan bir organdır. Beyne yapılacak kan ikmali ne pahasına olursa olsun sürdürülmelidir. Bir kanama sonucunda öteki tüm organlara kan ulaşımı dursa bile, birçok sinir, beyne kan iletilmesi için harekete geçer ve damarların çapları buna göre ayarlanır. Bazı organlara giden damarlar geçici olarak devreden çıkartılır ve kan akışının beyne giden damarlara yönlendirilmesi sağlanır.

Bir evrimci olan Susan Schiefelbein, The Incredible Machine adlı kitabında damar sistemini üstün bir bilgisayara şöyle benzetmektedir:

Kalp ve kan damarları, vücudun ihtiyaçlarını karşılamak için kan akışını hızlandırmak veya yavaşlatmaktan başka işler de yaparlar. Kırmızı ırmağı, farklı dokulara, farklı basınçlarda ve farklı işler yapmak üzere taşır. Kan, yemek yediğimizde midemize, yüzdüğümüzde akciğerlerimize ve kaslarımıza, okuduğumuzda beynimize toplanır. Metabolizmanın bu değişen ihtiyaçlarını karşılamak için damar sistemi bir bilgisayar kadar başarıyla bilgi tamamlar, sonra da hiçbir bilgisayarın yapamadığı gibi karşılık verir.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Bugün 1 ziyaretçi (9 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=